“Simülasyonda mı yaşıyoruz?” sorusunun cevabını bilemem. Ancak burada yer alan üç boyutlu şehirde yaşayan her karakter, yapay zekâ tarafından yönetilen bir karar mekanizmasına sahip. Verdikleri kararlar önceden yazılmış birkaç senaryodan ibaret değil; içinde bulundukları durum, geçmiş deneyimleri, ilişkileri, çevresel koşulları ve sahip oldukları bilgiler yapay zekâ tarafından değerlendirilerek yeni kararlar üretiliyor.
Bu karakterler yalnızca hareket eden modeller değil; yaşadıkları olaylardan etkilenen dijital bireyler. Çevresel faktörlere göre hormon seviyeleri değişebiliyor, hastalandıklarında kan değerleri farklılık gösterebiliyor. Tanışabiliyor, arkadaşlık kurabiliyor, alışveriş yapabiliyor, seçim yapabiliyor, dış dünyadan gelen gelişmelere tepki verebiliyor ve haksızlığa uğradıklarında adalet arayarak dava açabiliyorlar.
Beklenmedik bir olay yaşandığında korkabiliyor, güvenlik arayışına girebiliyor, birbirleriyle daha fazla iletişim kurabiliyor veya tamamen farklı stratejiler geliştirebiliyorlar. Her karar, yalnızca kendilerini değil, diğer karakterleri ve simülasyonun geleceğini de etkiliyor. Bu nedenle her çalıştırmada farklı hikâyeler, farklı ilişkiler ve daha önce hiç oluşmamış sonuçlar ortaya çıkabiliyor.
Peki bu noktada şu soruyu sormak yanlış olur mu?
Bizler de yaşadığımız dünyada kararlarımızı tamamen özgür irademizle mi veriyoruz, yoksa çocukluğumuzdan bugüne kadar oluşan deneyimlerimiz, genetik mirasımız, hormonlarımız, kültürümüz, eğitimimiz ve içinde bulunduğumuz toplumun oluşturduğu örüntüler doğrultusunda mı hareket ediyoruz?
Yapay zekâ modelleri, büyük miktarda veriden örüntüler öğrenerek karar üretir. İnsan beyni de yıllar boyunca yaşadığı deneyimlerden örüntüler oluşturur. Yeni bir durumla karşılaştığında geçmişte öğrendiği benzer örüntüleri kullanarak karar vermeye çalışır. Elbette insan bilinci ile günümüz yapay zekâ sistemleri aynı şey değildir; ancak ikisinin de geçmiş deneyimlerden ve mevcut koşullardan etkilenerek karar üretmesi düşündürücü bir benzerlik taşır.
Toplum olarak bu örüntülerin dışına çıkan insanlara nasıl yaklaşıyoruz?
Alışılmışın dışında davranan birine çoğu zaman “anormal” diyoruz. Genel kabulün dışında düşünen kişileri dışlayabiliyor, hatta bazen onları “deli” olarak nitelendirebiliyoruz. Sanatta da benzer bir durum yaşanmıyor mu? Standart kalıpların dışına çıkan eserler ilk bakışta çoğu zaman “saçmalık” olarak değerlendiriliyor. Oysa bugün hayranlık duyduğumuz birçok sanat akımı ve fikir, ortaya çıktığı dönemde yoğun eleştirilere maruz kalmıştı.
Belki de hem insanlar hem de yapay zekâ sistemleri, içinde bulundukları örüntülerin dışına çıkmaya çalıştıklarında çevrelerinden benzer tepkiler alıyorlar. Çünkü alışkanlıklarımız, bize güvenli gelen düşünce kalıplarını korumaya eğilimlidir.
Bu simülasyonu geliştirirken amacım yalnızca gerçekçi karakterler üretmek değildi. Asıl hedefim, bir toplumun nasıl oluştuğunu, bireylerin birbirini nasıl etkilediğini ve karmaşık davranışların basit kuralların etkileşiminden doğup doğamayacağını gözlemlemekti. Eğer binlerce yapay zekâ destekli karakter kendi çevrelerinden etkilenerek, ilişkiler kurarak, korkular geliştirerek, adalet arayarak ve sürekli değişen kararlar alarak yaşayan bir toplum görüntüsü oluşturabiliyorsa, “yaşam” dediğimiz kavramı hangi noktada tanımlamaya başlıyoruz?
Belki de “Simülasyonda mı yaşıyoruz?” sorusundan daha ilginç olan soru şudur:
Gerçeklik nedir?
Gerçeklik; karbon temelli bir beynin ürettiği kararlarla mı sınırlıdır, yoksa yeterince karmaşık etkileşimlere sahip bir sistem de kendi gerçekliğini oluşturabilir mi?
Belki de gelecekte insanlar ile yapay zekâ arasındaki en büyük fark, birinin gerçek diğerinin yapay olması değil; yalnızca hangi sistem üzerinde çalışıyor olmalarıdır. Ve belki de bir gün, içinde yaşadığımız evrenin de belirli kurallar, matematiksel örüntüler ve neden-sonuç ilişkileri üzerine kurulu devasa bir sistem olduğunu fark ettiğimizde, “simülasyon” kelimesinin anlamını yeniden tanımlamak zorunda kalacağız. Çünkü bazen bir sistemi simülasyon yapan şey, onun gerçek olmaması değil; onu henüz tam olarak anlayamamış olmamızdır.